- Efendim merhabalar.. Yeni bir hafta, yeni bir yazı.. Değinilecek o kadar çok konu var ki, o yüzden çok fazla vaktinizi almayım ben. Kahvenizi yanınıza alın ve yazının keyfini çıkarın. (Umarım bu giriş beklentiyi yükseltmemiştir, çünkü her zamanki gibi kıldan yünden hadi olmadı tüyden bahsedicem.)
- Genelde dışardan yemek yiyenler bilir, beslenme sistemini tamamen bu programa göre düzenlemek küçük bir servet gerektirir. Hani örnek vermek gerekirse ancak Rahmi Koç filan hep dışardan yemek söyleyebilirmiş gibi geliyor bana. (-Adresi veriyorum. Koçların Yalısı. Evet sadece yalı, kimse sorsan gösterir zaten. Bi de tikıt geçiyo di mi sizde?.. Hah, tamam!..) Şimdi hal böyleyken, bir de bu pahalılıkta aradan sıyrılan yiyecekler de var. Mesela Pizza!.. Şimdi pizzanın değişik bir ilüzyonu var. Pizza muhabbetlerde, konuşmalarda hatta yemeğe karar verme aşamasında çok ekonomikmiş gibi duran ama menüye bakınca aslında afedersiniz hayvan gibi pahalı olduğu anlaşılan bir yemek türü. Bak menüye “orta boy + patates + içecek 29.90” yok efendim “büyük boy + salata + içecek + tatlı 44.90″ yok “battal boy + patlıcan salatası + haydari + pizzacı çocuk + eşşeğin s.ki 109.90″ Noluyoruz ya?! Şimdi annemin deyimiyle o paraya bir ay geçinen adam var. Akşamdan yiyip afedersin, sabahına sıçacağın bir besin maddesine o kadar para verilmez. Zorlasan alacağın iki simit de aynı tokluk hissini yaratacaktır ki cebinde yaratacağı hasar da maksimum 1.5, krem peynir de alsan 2.25 lira.
- Yalnız bu kadar atıp tutuyorum ama bu pizza pahalılığının müşteriyi düdükleme çabası altında daha ulvi bir görev olmalı. Mesela bu kadar pahalı fiyatlar koymalarının asıl nedeni insanları silkeleyip kendilerine gelmelerini sağlamak olabilir. Çünkü menüyü gördükten sonra “oha hacı çok paalı lan!.. olum siktiredin pizza mizza ben size makarna yaparım şimdi, biri gitsin kola alsın sadece, benim masanın üstünde bozukluk var alın ordan” diyen çok arkadaşım var. Olamaz mı? Olabilir.. (B.Ortaçgil’i de saygıyla analım burdan. Bunu google aramalarına karşı yaptığım bir çakallık olan görenleri de şimdiden esefle kınıyorum.)
- İki çok sevdiğim arkadaşım evlendi geçen sonbahar. Düğün de Ege’nin şirin bir ilçesindeydi. Dedik madem ilçe şirin biz de şirin olalım. Düğünden önceki gün şirin şirin yola çıktık, şirin şirin arabayla hız limitini geçtik, şirin kıçlarımıza şirin polislerin kestiği şirin cezalar kaçtı, şirin böcükleri olan şirin bir pansiyonda kaldık filan derken düğün günü geldi çattı. Şimdi düğün hazırlığı sıkıntılı iştir bilirsiniz. İşte bayan arkadaşlar 15 gün bilemedin 3 ay kıyafet seçmeye karar verir. Sonra kuaförlere gidilir, topuzlar yapılır, rujlar, allıklar filan.. Ha erkek arkadaşların bir hazırlık süreci olmaz mı düğün öncesinde olur tabi.. onlar da “kızları kuaföre bıraktıktan sonra nerde tavla oynasak, o arada ne içsek, şu kız mı iyi yoksa öteki mi daha güzel, acaba düğünde güzel kız var mıdır, kravat bağlamayı biliyonuz mu lan!..” temalı bir hazırlık süreci geçirirler. Biz de düğün öncesindeki görev bilincine sahip her erkek gibi arkadaşlarımızı kuaföre bıraktık ve “ne kadar sürer?” diye sorduk. Dediler ki “3 saat” Biz o klasik x+4=y (x; kuaför tarafından söylenen saat y; kızların alınmaya gelinmesi için gereken zaman miktarı) formülünü kullanarak yapacak 7 saatlik iş aradık. Kah kahvede oturduk amcalardan hikayeler dinledik, kah sokakta çocuklarla yaptığımız maçta 13 – 0 yenildik, kah berberle “Kavak Yerleri nerde çekiliyo şimdi?.. Yakın mı buraya?.. Aslı’nın boyu çok kısa diyolar doğru mu yea?..” diye muhabbet açmaya çalıştık derken 7 saat göz açıp kapayıp 4 saat uyuyup sonra tekrar açıncaya kadar geçti.
- Neden sonra kuaföre gittik, formülümüz +/- 1 saat hassasiyetle tutmuştu. Dedik ki “bari bu arada artık biz de hazırlanalım” Bunu duyan kuaför sahibi ablam sıcakkanlı bir egeli olmanın verdiği misyonla beraber “ya arkada yer var orda giyinirsiniz işte, biz bakmayız valla tsı tsı tsı..” diye bir teklifte bulundu. Biz de egeye gelmiş, büyük şehir insanının mallığıyla kabul ettik. Etmez olaydık. Şimdi sen o sıcakta 2 metrekare yerde soyunmak ve takım elbise giymek nedir bilir misin sayın okur?.. Bilemezsin.. Bir de bayan kuaföründeyiz ha, içerde normalde vasatın altında olsa da fönüyle, makyajıyla vasatı aşmış bir sürü kız var, bense içerde ayakkabılarımın üzerine basmış, gömlek yaka düğmesini kendimi boğmadan iliklemeye çalışıyorum, o arada bir de tezgahın üzerinden düşmek üzere olan çantaya kıçımla destek veriyorum ki daha pantolonu, giymemişim. Dünyanın en saçma görüntüsü yani, biri gelse dese ki “allaşkına ne yapıyosun?..” yapacak hiç bir mantıklı açıklamam yok. Bir de ilk defa girdiğim, erkekler için tabu olan bu yerde, bu şekilde bulunmak da kolumu dolabın köşesine vurmamın verdiği fiziksel acının yanı sıra psikolojik bir acı da veriyor. Hani bana daha önce “Oğlum bayan kuaförüne ilk gittiğin gün, içerde geçirdiğin zamanın %45′ini, üzerinde don ve ayağında sonuna kadar çekilmiş bir çorapla yanlışlıkla yere döktüğün çayı silmeye çalışarak geçireceksin..” deselerdi ben değil içeriye girmek, ege bölgesi sınırları içine yapılacak herhangi bir geziye şiddetle karşı çıkardım. Çok acıydı sevgili okur çok. Sonra bi de soruyolar akşam “niye halaya katılmıyosun?..” Ben o gün çorabımın tekiyle beraber kendime olan saygımı yitirmişim haberin var mı senin?..
- Eminim hepiniz Emre Kongar ve Mehmet Barlas’ın Yorum Farkı programını bir kez seyretmişsinizdir. O programda seviyeli tartışma kisvesi altında ne laf sokuluyor be abi. Önce küçük bir giriş, “meraba, nasılsınız” Sonrasında FİGHT!.. O medeni konuşmanın altında yatan alaylar, iğnelemeler inanılmaz. Hani orda sen ben olsak ağlayarak çıkarız, canlı yayından yani o derece. Resmen fikirsel bir street fighter maçı gibi. Kongar aduket atıyor, Barlas gözlüğüyle engelliyor. Barlas foryuken çekiyor, Kongar Sakalıyla emizliyoor fortyukeni filan. Eminim kafa seslerini bir duyabilsek, o koca koca adamların salonda atari oynayan 9 yaşında çocuklardan farklı olmadığını görürüz. “Off ne koydum çocuğu!..” “Ne oldu kurudun kaldın?..” “Adamı böyle ötürürler, sen git abin gelsin koçum!..” lar havada uçuşur nezih NTV stüdyolarında.
- Geçenlerde çöp poşedimiz bitmiş. Bir tane büyük boy poşet aldım, eve geldim. Bir tanesini açtım, takmaya çalışıyorum çöp kutusuna küçük geliyor. Ben orda bi sinirlen bi sinirlen. Çöp kutusuna küçük gelen büyük boy çöp poşedi mi olur kardeşim?.. Hadi küçük boy alsam da küçük gelse o benim eşşekliğim, senin yapacağın bişey yok. Çünkü yazmışsın üzerine küçük boy diye. Ama ben büyük boy diye aldıysam o çöp poşedi büyük gelecek arkadaş. Senin koroplast olarak bu hatayı yapma lüksün yok. Herşeyi düşüneceksin. Mesela üzerine büyük boy yazmayacaksın da o kadar da büyük değil boy yazacaksın ya da ne biliyim çok da gözünüzde çok büyütmeyin boy yazacaksın. Bunları da ben söyleyeceksem ne anladım ben senin korpolastlığından.
- Efendim.. Üzülerek bir yazının daha sonuna geldiğimizi belirtmek isterim. Başta da söylediğim gibi gayet tırt konulardan bahsettim. Hani bana bu yazıyı okumamak size pek bişey kaybettirmezmiş gibi geliyor. Yani ben bütün bunların farkındayım ama siz yine de bana söylemeyin, acayip bozulurum vallaha, suratınıza bakmam!..


